Yukarıdaki fotoğraf, bir hayatın, yaşam boyunca sürmüş bir amacın tek bir kareye sığdırılmış olma özelliğini taşıyor. “İz Bırakanlar” serimizde bu hafta, Türk ulusunun tarih boyunca ortaya çıkarmış olduğu en büyük kişiliği, varlığını Türk varlığına adamış Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatmaya çalışacağım.

Hepimiz çok küçük yaşlardan itibaren onun hayat hikayesini öğrenmeye başlıyoruz. Bu sebepten dolayı, nerede doğduğu, okula nerede gittiği, hangi savaşlara katıldığı gibi hepimizin bildiği tarihsel bilgiler yerine onu bu denli büyük bir kişilik yapan şeylerin neler olduğundan bahsetmek gerektiğini düşünüyorum.

Atatürk’ün, şüphesiz, ulusumuz için verdiği en büyük hizmet bağımsızlığımızı korumamız olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu; batılı devletlerin ilerlemesine karşın yüzyıllar boyunca yerinde saymış, çağın gerektirdiği bilimsel gelişmeleri hep kaçırmış, uzun yıllar süren kapitülasyonlar sonucunda ekonomik olarak çökmüş ve yarı sömürge bir ülke hâline gelmişti. Buna paralel olarak, sürekli olarak toprak kayıpları devam ediyordu. 1800’lü yılların başlarından itibaren Afrika ve Avrupa’da aralıksız toprak kayıpları sürdü. Fransız Devrimi’nin getirdiği milliyetçilik akımıyla birlikte Balkanlar’da bulunan uluslar birer birer bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar.

Atatürk, böyle bir ortamda dünyaya geldi. Yüzyıllarca dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun son demlerine yetişmiş bir subay olarak ülkenin başına geleni elbette görüyordu.. Arkadaşlarıyla ülkenin geleceği hakkında tartışıyorlardı. Fransızca bilmesi sayesinde Fransızların büyük düşünürlerini okumuş ve bir önceki yüzyıla damgalarını vurmuş filozofları kendi dillerinden okumuştu. Diğer yandan kendi ülkesinin aydınlarını da yakından takip etmekteydi. “Hasta” adamın yakın bir zamanda “ölü” adama dönüşeceğini öngörüyor ve ülkenin geleceği için çözümler düşünüyordu. Genç bir askeri öğrenciyken kafasında bazı planlar oluşturmaya başlamıştı.

Toprakları üzerinde güneş batmayan ülke İngiltere, Afrika’dan günümüzde bile “sömürge vergisi” alan Fransa, bu iki süper güce ek olarak İtalya ve Rusya’ya karşı Almanya’nın yanında savaşa giren Osmanlı savaşı kaybetmiş ve düşman ülkeler tarafından işgal edilmişlerdi. Kuruluşu üzerinden yüz yıl bile geçmemiş Yunanistan ise emperyalist devletlerin savaşan insan ihtiyacını gidermesine karşılık kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toprakları işgal etmişti. Türkler kendilerine ait olmayan bu topraklardan atılmalıydı. Uzun süren savaşlar sonucu Balkanlar’da milyonlarca Türk ya öldürülmüş ya da yerinden yurdundan yalın ayak kovalanmışlardı. Şimdi sıra Anadolu’daydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son hükümdarı Vahdettin ise İstanbul’da düşmana şehrin anahtarını teslim etmişti. İstanbullular artık karşıya geçmek için İngilizlerin verdiği vizeye muhtaçtılar. İmparatorluk için bir sömürge bayrağı dahi hazırlanmıştı. Bir kişi çıkıp da bir ulusun desteğini arkasına alana kadar her şey yolunda gidiyordu.

Atatürk, kendisi gibi “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen milyonlarca insan ile dönemin en güçlü devletlerini, zorlu şartlara rağmen ülkeden kovmayı başarmıştır. Dünya tarihinde birçok askeri başarı mevcuttur fakat atalarımızın yüz yıl önce verdiği Kurtuluş Savaşı, gerçekten benzeri bulunmayan bir mücadeledir. Bu mücadelede, çocuğunu sırtına bağlayıp kış şartlarında cepheye mermi taşırken donarak ölen kadınlar vardır. Nitekim Atatürk Türk kadınının verdiği bu mücadeleyi görmüş ve onlara hak ettiği değeri vermiştir. Osmanlı döneminde Türk kadını bir erkeğin ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü eşi olabiliyordu. Üstelik, boşanma hakkı da bulunmuyordu. Bu sayılan maddeler günümüz için ne kadar abes dursa da yüz yıl önce ülkemizin gerçekliğiydi. Keza, şeriatla yönetilen ülkelerde kadınların durumunu günümüzde görmek mümkün. Suudi Arabistan, kadınların araba kullanmasına henüz geçtiğimiz yıllarda izin verdi. Oysa Türk kadını Avrupalı devletlerden bile önce seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Atatürk, Türk kadınının unutulan değerini onlara geri kazandırdı. Bu bağlamda, her Türk kadını Atatürk’e bir minnet borçludur. Caddenin karşısına geçerken bir erkek geliyor diye arkasını dönüp oturmak zorunda olan kadınlar artık milletvekili bile seçilebilir oldular. Bugün bile hâlâ kız çocuklarını okula göndermenin onları “orospu” yaptığını halka söyleyen zihniyet o dönemler çok daha güçlüydü. Bunu asla unutmamak gereklidir.

Atatürk’ü büyük yapan sadece askeri dehası değildi elbette. Dünya tarihi sayısız büyük komutanlar çıkarmıştır. Atatürk’ün farkı, savaştan sonra gerçekleştirdiklerinde ortaya çıkıyor. Batılı devletlerin “aydınlanma” süreci yüzyıllar sürmüştü. Avrupalılar bunun için büyük bedeller ödediler. Ülkemizde ise bu değişim, zamanının çok ötesinde bir kişinin ardı ardına gerçekleştirdiği devrimlerle çok kısa bir sürede oldu. Elbette devrimlerin hepsi istenilen sonucu vermedi. Keza, Türk halkı yüzyıllar boyunca Osmanlı tarafından idrakı kıt topluluk olarak görülmüş ve işlevi tarla sürüp asker göndermeye indirgenmişti. Ülkenin zenginleri ve ticaretle uğraşanları gayr-ı müslimlerdi. Halkın bu devrimleri anlayabilmesi pek mümkün değildi. Diğer yandan, bugün İngiliz uşaklığı yapan feslilerin dedeleri, halkı din ile kışkırtıp atılan adımların sekteye uğratılmasını amaçlıyordu. Bunun için bir eğitim seferberliği başlatıldı. Halk okuma-yazma bilmiyordu. Çok kısa sürede halka okuma-yazma öğretildi. Kurtuluş Mücadelesi’nde varını yoğunu kaybetmiş bir halk, küllerinden doğuyor ve uygar dünyada yerini alıyordu. Öyle ki, Marshall Planı’yla kapatılana kadar Kayseri’de uçak dahi üretiliyordu. Atatürk’ü büyük yapan işte tam olarak budur.

Atatürk, bir ulusu sadece yok olmaktan kurtarmamış, aynı zamanda onu çağdaş dünyanın bir üyesi yapmıştır. Bağımsızlığını kaybetmek bir ulusun başına gelebilecek en kötü şeydir. Bunu Avrupalı devletlerin sömürdükleri ülkelerin halklarına bakarak rahatlıkla görebiliriz. Çoğu ülkede resmi yabancı dil, en kötü ihtimalle ikinci resmi dil sömüren ülkelerin dilleridir. Atatürk bizi bu durumdan kurtarmıştır. Buna ek olarak, Türk ulusunu gösterdiği hedefle, kısa sürede sömürülmeye hazır bir halktan saygı duyulan bir halk hâline getirmiştir.

Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması Türk ulusuna unuttukları değerleri hatırlatmak amacındadır. Türk insanının tarihini ve dilini iyi öğrenmesi amaçlanmıştır. Atatürk girdiği onlarca savaştan sonra köşesine çekilip dinlenmemiş, yaşamının sınuna kadar uygar Türk ulusunun şekillenmesi için çalışmıştır. Anıtkabir’e giderseniz yazmış olduğu geometri kitabını görebilirsiniz. Bugün kullandığımız “üçgen, ters açı, teğet” gibi ifadeleri bizzat Atatürk kendisi dilimize katmıştır.

Atatürk bugün dünyanın her yerinde sayılan bir kişiliktir. Ezilen uluslara emperyalist devletlerin yenilebileceğini Türk halkı Atatürk önderliğinde göstermiştir. Gerektiğinde savaşmış fakat savaşın ne demek olduğunu da en iyi kendisi bilen Atatürk, döneminde komşularla gerçekten “sıfır” sorun politikası yürütmüştür. Öyle ki, 15 yıl önce ülkemizi işgâl eden Yunanistan’la bile dostluk ilişkileri geliştirmiştir. Atatürk’ün büyüklüğü savaşta yendiği kişilerin bile ona derin bir saygı göstermesinde yatmaktadır. Ne yazık ki Türk halkının bir kısmı, onun yaptıklarını ölümünün üzerinden yüz yıl bile geçmeden unutmuş ve ülkemiz kazanımlarını son yıllarda önemli oranda yitirmiştir. Tek bir kişinin egemenliğinin nelere mal olduğunu halkımız şu günlerde acı bir şekilde tecrübe etmektedir. Umulur ki, Atatürk’ün değerinin daha iyi anlaşıldığı şu günlerde, Atatürk’ün vermiş olduğu mücadeleyi vermek zorunda kalmayalım. Türk halkına ve özellikle de Türk gençlerine düşen, Atatürk’ü bazı kesimlerin yaptığı gibi putlaştırmadan anlamaya çalışmak ve izinden gitmektir.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Atatürk’ün hayatına koyduğu hedefi gerçekleştirdiğinin bir kanıtı aslında. Yanında bulunduğu şahin bakışlı öğrencilerin arasında, gözlerine yerleşmiş yorgunluk, başarmış olmanın verdiği gururla birleşmiş. O çocuklar Yunan, İngiliz, Fransız esareti altında başların öne eğik değil de bağımsız bir şekilde, şahin gibi bakabilsinler diye bütün hayatını adamış ve sonunda başarmıştır. Yazımı Atatürk’ün cümleleri ile bitirip kendisini ve ülkemizi kurtarmak için her şeyleriyle mücadele etmiş atalarımızı saygıyla anıyorum.

“Ben, manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gayelere tamamen eremediğimizi fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

Mehmet Kadir Topal

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.