KANT

            Kant’ın Kategorik İmperatif fikri tartıştığımız konu ve bizim için yadsınamaz bir öneme sahip ve bir bireyin nasıl ve neden belli bir şekilde davrandığını veya davranmayı seçtiği üzerinde açıklamalar geliştirmeye çalışıyor. Jankowiak (2018) “Ahlâki şekilde ve mantıklı şekilde davranmak aynı şeylerdir.” der. Bu görüşün arkasında yatan sebep şudur: Kant insanları ütopik varlıklar olarak ele almıyor, tüm insanlığı ilk adımda günahkâr olarak değerlendiriyor, artık kimsenin masum olmadığını kabul ederek bugünden başlayarak davranışlarımız üzerine düşüneceğimiz ve kendimizi iyileştireceğimiz savını destekliyor. Kant insanlığın tamamen iyi ya da mükemmel olmadığının altını çizerek, insanlığın battığı bu günahkâr noktadan yükselmesinde sadece ama sadece kendisinin rol oynayacağını söylüyor. Kant bu aşamada Jean-Jacques Rousseau ile zıt düşüyor çünkü Rousseau 18.yy hayat tarzını baz alarak insanlığın doğru yoldan saptığını ve insanların gerçek kimlikleri arasına bir mesafe konduğunu ve insanlığın ilk evrelerinde aslen iyi yaratıklar olduğunu ve günahkâr olmadığını ileri sürerek ilkel bir hayata dönüldüğünde mevcut kötülüklerin, günahkârlığın sone ereceğini belirtiyordu. Fakat Kant bu argümana tamamıyla karşı çıkıyor. Kant mevcut durumu bertaraf edip yepyeni bir durum yaratma taraftarı değil. Eğer insanlık günahkârsa, onu bu durumdan sadece insanların mantıklı ve aynı zamanda etik davranması kurtarabilir, bu da onun Kategorik İmperatif düşüncesine evrilir.  Wood (2008) bu düşünceyi şöyle özetler:

            “…insan hayatında yer edinen ahlak rastgele veya masum bir iyilikten ileri gelmez, insan iradesinin yozlaşmış olduğu ve karakter gücü ve mantık ile kendisini geliştirmeye ihtiyacı olduğu gerçeğinden ileri gelir … Etik değer; mantık ve irade gücünü içeren yeni bir güce sahiptir.” (s.29)

            Kant, bir bireyin evrensel ve her zamana uyarlanabilen bir ilke koyabileceğini savunur. Örneğin, X kişisi, kimsenin kendi kalemini çalmaması gerektiğini düşünür; böylelikle X kişisi kimsenin kalemi çalmaz, sonuç olarak: kimse kimsenin kalemini çalmaz. Burada Kant’ın ahlak düşüncesi ile önceki bölümlerde gördüğümüz Sokrates’in ahlak yasasına benzetilebilir fakat birbirleriyle %100 örtüşmüyorlar. Sokrates, bir kişi bir konuda erdemli ise, her konuda erdemlidir, der. Diğer yandan Kant’ın ahlak öğretisi daha spesifik ve duruma bağlı. Bir deyişle, kişi her daim her şartta Sokrates’in öğretisindeki gibi ‘erdemli’ davranmayabilir, bir konuda erdemli, diğer konuda erdemsiz davranabilir, diye özetlenebilir. Kategorik İmperatif’e karşı çıkanlar (örneğin Sartre) bireylerin koyduğu ve uyduğu ilkelerin bireysel özgürlüğü ve iradeyi kısıtladığını öne sürüyor. Kant ise buna, bir bireyin bizzat, dış faktörler bulunmadan, kendisi adına bir ilke koyması onu bütünüyle özgür kıldığını savunur. Jankowiak (2018) ‘otonom’ kelimesinin ‘öz-kanun’ anlamına ‘autonomos’dan türediğini belirtir, Kant’ın ilkelerini andırır bu açıdan. Eğer bir birey kendisinin uyacağı bir kanun koyabiliyorsa, bu işin doğası gereği tamamıyla özgür olmasını gerekli kılar. Kant kimsenin kimseyi bir ilkeye uyması, o ilkeye bağlı kalması için zorlayamayacağının altını çizer, herkesin mantığa sahip olduğunu ve herkes mantıkla hareket ederse kimsenin kimseyi zorlamasına gerek kalmayacağını ifade eder. Kant’ın kaçırdığı büyük bir nokta var: insan psikolojisi. İnsan psikolojisi, deyim yerindeyse, ‘evrensel kanunları’ geçersiz kılan çeşitli şartlar ve koşullar tarafından şekillenir. Kısaca, bir ilke bir bireyin hayatının her anı ve her şartı için geçerli kılınamaz. Bu görüşü sebebiyle Kant, Nietzsche ve Sartre tarafından eleştirilir.

            Kategorik İmperatif’e bir de şu açıdan bakalım, Kant her daim bu ilkeleri/evrensel kanunu ‘pozitif’ açıdan değerlendiriyor, örneğin ‘kimse hırsızlık yapmamalı’ evrensel kanununu uygulanabilir ama ‘cinayet serbesttir’ evrensel kanunu uygulanamaz, yani burada ‘negatif’ etkiye sahip bir evrensel kanun yerleştirilmiyor. Westworld’ü hesaba kattığımızda tüm bu öğreti daha kompleks hâle geliyor. Kant’ın ışığında düşündüğümüzde ziyaretçilerin bir fikir birliği ya da görünmez bir evrensel kanun içerisinde olduğuna, herkesin her davranışı sergileyebildiği ve kimsenin kimseye engel olmadığı bir dünyaya tanıklık ediyoruz. X kişisi Westworld’de ev sahiplerini dilediğince öldürebilir, bu davranışıyla ‘öldürme’ eylemini bir evrensel kanun kapsamına dahil etmez, lâkin Westworld dışarısında kimsenin kimseyi öldürmemesi gerektiğini düşünerek bunu bir ilke hâline getirebilir pekala. Satır aralarını incelediğimizde, X kişisi ‘öldürme’nin kendisine bizatihi karşı değil, öldürme eylemini bizzat gerçekleştiriyor Westworld’de, ama gerçek dünyada bunu bir evrensel kanun çevresinde değerlendiriyor, X kişisinin böylesine çakışan eylemleri bu kişinin ‘öldürme’ye karşı olmasından ziyade ‘öldürülmemek’ istemesi olabilir mi? Westworld’de bulunan ev sahiplerinin hafızalarının sıfırlandığını ve böylelikle ziyaretçilerin geçmişteki davranışlarını hiçbir şekilde hatırlamadıklarını dile getirmiştik önceki bölümlerde. Buradan hareketle, X kişisi içinde barındığı öldürme aşkını ve tutkusunu dışa vurmakta bir sakınca görmüyor Westworld sınırları içerisinde, diğer bir yandan ise bu tutku ve arzu gerçek dünyada vuku bulmuyor ve kendisine koyduğu evrensel kanunda bunun vuku bulmamasını dile getiriyor, bunun ötesinde, konulan evrensel kanunla beraber, kimsenin kimseyi öldürmemesi gerektiğini herkesin uyması gereken bir ilke olarak lanse ediyor. Eğer sırf başkası tarafından öldürülmemek, soyulmamak, tecavüze uğramamak, işkence edilmemek vb. için evrensel kanun diye adlandırdığımız ilkeleri ileri sürüyorsak ve bunların çatısı altında yaşamayı tercih ediyorsak, Kant’ın buyurduğu ahlaki öğreti bu meselede yer alabilir mi? Bir ahlaki öğretiden nasıl bahsedebiliriz eğer sadece mevcut durumlar ve şartlar altında kendimizi dezavantajda görüyorsak? Örneğin, Westworld’deyken X kişisi hiçbir zaman dezavantajda bulunmuyor, kendisi adeta bir Tanrı rolüne bürünerek nasıl buyuruyorsa öyle davranabiliyor sorgusuz sualsiz. X kişisinin dışa yansıttığı karakteri iki yüzlülüğe, çıkara ve de içinde bulunulan şartlara bağlı ise, Sartre’ın da argümanıyla, X kişisi bilakis otantik de değildir. Kant bireyin yaşamını dürüstlük ve özgür irade üzerine kurmaktan yana da olsa, bu birey bir Westworld ‘ziyaret’çisine dönüştüğü vakit kendine koyduğu kanunları paramparça etmektedir. Bir kişinin, Sokrates’in deyimiyle, erdemli davranması (ev sahipleri dahil olmak üzere) için evrensel bir kanun altında yaşamasına gerek olmamalı. Bir evrensel kanun/ilke altında yaşamak Sartre’ın “her ne kadar Kategorik İmperatif’in şahsi irademin otonomluğunun altını çizdiğini söyleseler de buna hiç inanmadım. Her zaman özgürlüğümün ahlakın altında değil, üzerinde yer almasını istedim.” (Linsenbard, 2007, s.67) diyerek tam olarak eleştirdiği noktadır. Bir sonraki bölümde Nietzsche Kant’a karşı iki öne çıkan fikriyle daha radikal bir duruş sergileyecektir: Üstün İnsan ve Tanrı-öldü.

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir