Kültür-SanatPolitika-Tarih

La Gargouille Efsanesi

Yedinci yüzyılın başlarında, Fransa’nın kuzeyindeki Rouen kenti, Seine Nehri’nin sürekli taşmasıyla, fırtınalarla ve gizemli şekilde kaybolan insanların haberleriyle günden güne sarsılıyordu. Halkın elinden çare gelmiyor, tüm kurtuluş reçeteleri boşa çıkıyordu. İnsanlar artık korkuyla yaşamaya alışmıştı. Bütün bu felaketlere sebep olan ise nehrin derinliklerinde, mağarada yaşayan “La Gargouille” adlı; uzun boyunlu, ejderhayı andıran pullarla kaplı, ağzı ateş saçan bir yaratıktı. Bu fantastik canavarı durdurabilmek için, masumiyetin sembolü olan güvercin ve genç bir kız her sene kurban edilirdi. Halk bu pagan inanışı ritüel halinde, nehir kenarında dualar eşliğinde gerçekleştirirdi. La Gargouille nehirden çıkar, kızı ve kuşu tek hamlede yutar ve yuvasına geri dönerdi. Halkın taakati kalmamış, işleri rast gitmemiş, kasaba huzursuzluk girdabına kapılmıştı.

Aziz Romain ve Gargouille tasviri

Günlerden bir gün, Rouen piskoposu Saint Romain’in himayesi altındaki yetimlerden bir kızın kurban olarak seçilmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Piskopos Romain öfkeliydi ve bu durumu değiştirmek için kararlıydı. Bağnazlığın batağındaki halk ise ritüellere alışmış, kendi kendini tükettiğinin farkına varamaz hale gelmişti. Piskopos Romain yanına bir haç alarak halkın karşısına çıktı; “Tanrı’nın adıyla karanlığa ışık inecek,” diyerek dua etti. Sular kabardı; gargoyle sislerin arasından çıktı. Ağzı ateş ve duman saçıyordu. Romain haçını kaldırıp, dualarla haykırdı. Canavarın ateşi kendi üzerine döndü, kanatları yanmaya başladı. Direnci kırılan La Gargouille zincirlenip karaya çıkartılmıştı. Halk şaşkın gözlerle Piskopos Romain’in canavarın başını kesmesini izliyordu. Kesik baş Rouen Katedrali’nin kapısına yerleştirildi. O gün, Rouen halkı için bir milat olmuştu. Artık halk Tanrı’nın gücüne tam manasıyla itimat etmişti. Metaforik bağlamda yenilmiş olan canavar, pagan inanışların Hristiyanlık dini karşısındaki aciziyetinin temsili olarak katedrale asılmıştı.

Procession de la gargouille à Rouen

Bu efsane, aslında döneminin hem mimari hem de kültürel yapısı açısından bize rehberlik edebilecek bir kaynak olabilir. Romanesk ve pagan mimari yapılarının Hristiyanlığın gelişiyle azalması ve Gotik mimarinin ortaya çıkışı, tam da anlatılan bu mistik hikayenin tarihlerine tekabül etmektedir. Hristiyanlık teolojisinin betimlemesiyle artık bu yaratık grotesk bir figür olarak kiliseleri süsleyecek, farklı bir maneviyata ve anlama sahip olacaktı.

Gargoyle Tasviri

Gargoyle figürlerinin ilk ciddi kullanımı, Gotik katedrallerin inşasıyla başlamıştır. Abbot Suger (1081-1151), Saint-Denis Manastırı’nın restorasyonunda gargoyle figürlerinin kullanılmasına öncülük etmiştir. Paris’teki Notre-Dame Katedrali ve Chartres Katedrali gibi büyük dini yapılar, bu figürleri manevi koruma işleviyle kullanmaktadır. Göğe doğru yükselen sivri çatıları, daha ışıklı ortamı ve geniş nefleriyle Gotik katedraller, sanki Tanrı tarafından gökyüzünden indirilmiş gibi durur. Gotik mimaride görülen bu özellikler; sivri kemerlere dayalı kaburgalı tonoz sistemleri ve yapıyı dıştan destekleyen payanda kemerlerinin kullanılmış olmasına bağlıdır. Gotik mimarinin uzun ve yükselen yapısal görünümleri, yağmur suyunun tahliyesi açısından zorluklar yaratsa da, bu zorluklar gargoyle ve diğer grotesk yapıların uzun heykel formlarıyla çözülmüştür. Bu heykeller, hem yapının sanatsal ahengiyle uyum sağlamış hem de Latince “gurgula” (boğaz/geçit) kelimesinden türeyen adıyla doğrudan ilişkili olan su taşımacılığı (oluk) işlevini başarıyla yerine getirmiştir.

Korkutucu bakışları ile şehri gözetlerler, zamanla bütünleşmiş bedenleri yüzyıllardır yağmur sularını sırtlarındaki oyuklardan toplayarak, açık ağızlarından dışarıya dökerler. Kilise duvarlarına yırtarcasına çıkan bedenleri, Gotik mimariyle adeta denge kurmaya çalışırlar. Gotik yapılarda gargoyle’lere eşlik eden, su tahliyesi işlevi olmayan “Chimera” denilen grotesk yapılar vardır. İncil betimlemelerinden alınmış gibi onlar da bulundukları yapılarda manevi koruyucu ve insanları İblis’in yapabilecekleri ve yaptıkları hakkında uyarmaktadır. İncil’in 13. bölümü 2. ayetinde Şeytan ile beraber çalışan ve onun gücünü anlayabilen varlıktan şöyle söz edilir: “…ve gördüğüm canavar parsa benziyordu ve ayakları ayı ayakları gibiydi ve ağzı aslan ağzı gibiydi.” Bu canavarın tarifi, tıpkı mitolojik bir Kimera gibi, kötülüğün en yıkıcı ve etkili niteliklerini tek bir formda birleştirdiğini gösteriyor. Bu güç, parsın sinsi çevikliğine, ayıların kaba ve ezici kuvvetine ve aslanların tartışılmaz yıkıcı otoritesine sahiptir. Karşılaştığımız tehdit, bu parçalı ve karmaşık güçlerin bir araya gelmesiyle başa çıkılması en zor hale gelmiştir.

Grotesk yapı tasviri

Varlıkların bu denli çirkin ve biçimsiz yapılmalarının nedeni bizzat kötüyü temsil etmeleridir. Bu kasıtlı iğrençlik, imanlı için paradoksal bir güvence kaynağıdır; zira kötünün bu denli açık, kaba ve kolayca tanınan dış cephelere takılıp kaldığını gördükçe, kişi Kilise’nin manevi sınırları içinde kendini daha güvende hisseder. İblisler ve ejderhalar, kötülüğün somut simgeleri olarak var oldukları için azizler onlarla mücadele etmiş ve Hristiyanlığın zaferini bu çarpıcı mücadelelerin ilanıyla mühürlemiştir. İşte bu bağlamda, grotesk bir anlatım biçimi olarak, varlıkların sıra dışı özelliklerle yeniden betimlenmesini içerir. Bu imgeler, aynı zamanda İncil’deki kutsal öğretilerin doğa yasalarını ihlal eden fantastik kurgular biçiminde görsel bir yansımasıdır. Tiksinti ve hayranlığı aynı anda nesneleştiren ve grotesk üslubun en belirgin özelliklerinden biri olan gargoyleler, cennet savaşlarında taraf olmayı reddedip kovulan meleklerin nefret edilen ama hayranlıkla izlenen birer göstergesi olarak nitelendirilmelidi

Gargoyle Tasviri

Bu figürler, resmi binaların dış cephelerinde olup biteni izlerken, yarı insan, yarı hayvan görünümleriyle İblis’in bir göstergesi olarak insanları kötü ruhlara karşı uyarır. Bunlar, Tanrı’nın büyüklüğü karşısında insanın acizliğini ve günahkârlığını her an duyumsatan, Orta Çağ’ın etik ve teolojik temelleri üzerine kurulu tasvirleridir. Hatta gargoylelerin açık ağızları, doğal yaşam alanlarında hayvanların ulumak veya kükremek için ağızlarını açmaları gibi bir işlevsellik kazanır. Ancak, insancıllığı ve formun kusursuzluğunu yücelten Klasik estetik anlayışının Rönesans’ta baskın hale gelmesiyle, grotesk öğelerin sanatsal etkisi ve mimari alandaki varlığı belirgin şekilde azaldı.

Her ne kadar bu tuhaf motifler edebi eleştiri ve sosyal yorumlarda varlığını sürdürse de, asıl gücüne geri dönüşü 20. yüzyılın başlarında gerçekleşti. Bu yeniden doğuşa Modern Sanat, Absürdizm ve bilhassa Sürrealizm akımları öncülük etti. Bu yeni dönemde sanatçılar, grotesk figürlere atfedilen işlevi değiştirdi; onları artık binaların dışındaki bir dini ikaz olarak değil, içsel bir keşif aracı olarak kullandılar. Sigmund Freud’un psikanaliz teorileri ve rüyaların sembolizmi temel alınarak, sürrealist sanatçılar, karmaşık psikolojik halleri ve bilinçaltının düşsel çarpıklıklarını yansıtmak için grotesk imgeleri kullandı. Böylece grotesk, teolojinin belirlediği sınırları aşarak, zihinsel derinliklerin ve bireysel tuhaflıkların özgün bir ifadesi olma yolunda evrildi.

Toygar ÇARDAK- Alicia ROY

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu