Gezi

Père Lachaise’de Bir Türk İstirahatgâhı

Yolu çeşitli sebeplerle Paris dışında bir Fransız kentine düşen herkes, zannediyorum Paris’i de görmek arzusunu taşır. Yalnız Fransa’nın değil, aydınlanmanın ve sanatın da başkenti olan bu şehrin havasını teneffüs etmek, pek çok gezginin ajandasında yapılması gereken mühim bir aktivite olarak kaydedilmiştir. Biz de benzer bir heyecanla, Şubat 2019’da çok yakın bir dostumla beraber Paris’i günlerce ziyaret etme fırsatı yakaladık.


O zamanlar capcanlı, dipdiri Paris’te beni en çok etkileyen yer ne Eyfel Kulesi olmuştu ne Notre Dame Katedrali (üstelik henüz o talihsiz yangın vuku bulmamıştı); ne Sacré-Coeur Bazilikası, ne ChampsElysées, ne de Louvre Müzesi. Tüm bu canlı ve diri atmosferde beni büyüleyen mekân, cansızlığı ve ölüleriyle, Père Lachaise Mezarlığı’ydı.


Bu mezarlıkta yatmakta olanlar, esasen tarih sahnesini kendilerine lahit edinecek kadar büyük isimlerdir desem mübalağa etmiş sayılmam. Şehir içerisinde, mimarî eser kabul edilecek kabristanları, büstleri, nizamı ve yeşiliyle Père Lachaise; tarihin “dev”lerinin ve “en”lerinin son randevu adresi olarak addedilse yeridir. Her biri kendi janrında engin kabiliyetiyle şöhret olmuş yüzlerce ad, buradaki mezar taşlarında okunur: büyük müzisyen ve besteciler Chopin, Rossini, Jim Morrison, Édith Piaf;
pozitivizmin ve “insanlık dininin” kurucu babası Auguste Comte; yirminci asrın önemli sosyoloğu Pierre Bourdieu; efsane yazarlar Molière, Balzac, Marcel Proust, La Fontaine, Oscar Wilde ve daha onlarcası…

Türkiye’den de iki önemli isim, ebedî gecenin karanlığı gözlerini örttükten sonra Père Lachaise’de istirahate çekilmişler: Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya.

Bana en çok dokunan ise, neredeyse bir buçuk asır evvel Fransız Hükûmeti tarafından Père Lachaise Mezarlığı’nda Türklere (daha doğrusu her milletten Osmanlılara) tahsis edilen ama Türkiye’nin sahip çıkmaması nedeniyle bugün yabancı cenazeler tarafından işgal edilmiş vaziyetteki 85 numaralı adanın hazin hikâyesidir.


Bilhassa Sultan Abdülhamit’li mutlakiyet yıllarında, istibdat rejiminin baskısından Avrupa’nın çeşitli ülkelerine kaçan ve kimi sağlıklı beslenememekten, fakirlikten; kimi amansız rahatsızlıklardan yahut ihtiyaç duyduğu tedaviyi sağlayacak parayı bulamamaktan acı ve vatan hasreti içinde ölen Jön Türkler buraya gömülmüşler. Kimilerinin kemikleri Meşrutiyet sonrasında memleketlerine nakledilmiş olsa da kimi Jön Türkler hâlâ burada yatıyor. Günümüzde 85 numaralı mezar adasının durumu epey içler acısı: gazeteci İsmail Hakkı Bey ve mezarında yalnızca adı yazılı “Mümtaz” dışında kalanların mezar taşları paramparça olmuş, yosun tutmuş, harap ve metrup vaziyette. Ne yazık ki burada medfun bulunan Jön Türklerin kabirleri de talihsiz yaşam öyküleriyle aynı trajik yazgıyı paylaşıyor.


Bu mezarlık ziyareti sonrası yaptığım araştırmalar esnasında Taha Toros Arşivi’nde bir gazete kupürüne rastladım. Yazıyı, gazete makalesinde bahsedilen bir hikâyeyle sonlandıracağım. Sultan Abdülhamit’in sıkı idaresine muhalefet ederek Avrupa’ya gelen ve mücadelesini buradan sürdüren Damat Mahmut Celalettin Paşa vefat ettiğinde, Abdülhamit birtakım siyasi niyetlerle cenazenin kendisine teslim edilmesini talep ederek Fransa’ya diplomatik nota vermiş (Paşa Brüksel’de vefat etmiş, lakin cenaze işlemleri Fransa’da görülmüştür).

Oysa cenazenin asıl sahipleri Paşa’nın beraberinde Avrupa’ya getirdiği oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Bey’dir. Onlar, Meşrutiyet ilân edilmedikçe babalarının cenazesini yurda göndermeye şiddetle karşı çıkmışlar. Osmanlı – Fransa arasında cenazeye dayalı ciddi bir diplomatik gerginliğin ardından Paşa’nın Père Lachaise’e defnedilmesine karar verilmiş. Fakat o dönem Abdülhamit’in Paris elçisi olan Salih Münir Paşa, elçilik imamının cenazeyi yıkamasına ve namazını kıldırmasına müsaade etmemiş; bunun üzerine Prens Sabahattin Londra’dan ehil bir imam bulup getirtmek zorunda kalmış. Öte taraftan Fransız makamlarının da padişahla çok zıt düşmemek için cenaze merasimine bir dizi yasak getirdiği biliniyor.

Bu bağlamda, cenaze esnasında yalnızca bir kişinin Fransızca konuşmasına izin verilmiş. Hazirûnda bulunan Sami Paşazade Sezai, Şair Hüseyin Siret gibi isimler, mezar başında konuşturulmamış.


1908 Meşrutiyet İnkılâbı sonrasında ise Damat Mahmut Celalettin Paşa’nın mezarı açılmış, kemikleri oğlu Prens Sabahattin tarafından İstanbul Eyüpsultan’a getirilmiş. Cenazenin yurda geldiği gün İstanbul halkının bir “gurbet şehidi”ni karşılarcasına heyecan ve matem içinde bulunduğu nakledilir.

S.Y.Aşık

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu