FelsefePsikoloji

Simülasyon Kuramı

Simülasyon Kuramı, “sahte bir gerçeklik”-“gerçeğin düşsel bahanesi”.

Simülasyon kuramı, Jean Baudrillard’ın 1972 yılından itibaren üzerinde çalışmaya başladığı bir kuramdır. Simülasyon kelimesi birçok alanda ve farklı anlamlarda kullanılmaktadır.

Simülasyon” terimi, “benzer” anlamındaki similis kökünden gelen, bir şeyin benzerini (taklidini) yapmak demek olan ve 14. yüzyıldan beri Latincede kullanılan  “simulare” sözcüğünden türetilmiş olup, teknik olmayan anlamda, bir şeyin benzeri veya sahtesi anlamında kullanılır. Bu terimler ancak 20. yüzyılda teknik bir anlam kazanmıştır. Günümüzde, Batı dillerinde benzetim terimi teknik olan ve olmayan anlamları ile kullanılmakta ve yerine göre hangi anlama geldiği anlaşılmaktadır. Türkçede, teknik olmayan anlamda “simulation” karşılığı olarak “yalancı,” “sahte” sözcükleri kullanılır ve teknik anlamda benzetim terimi uzun zamandan beri bilinir.1 

İnsanlar gerçekten ihtiyacı olanı değil, ihtiyaç duymayacağı “şey”lere bu denli sahip olma isteği duyuyor.

Simülasyon kuramı “gerçeklik” kavramının içini boşaltıyor ve bizi bu kavramı sorgulamaya götürüyor. Bu durumda gerçekliğin ortadan kalktığı ve “Gibi’ler Dünyası”nın temsil edildiği bir yaşam sürüyoruz. Hızla gelişen bu çağda insanlar televizyonların karşısına geçip savaşları bir filmmiş gibi izliyor.  Günümüzde insanlar, bir savaş gerçekliğinden kopmuş, adeta başka bir evrenden gelmiş bir canlı konumundadır. Televizyonun sayısız çeşidi yaşamımıza bu denli girmiş ve evlerimizde adeta gece lambası görevi gören bir cihaz haline gelmiştir. Üstelik bu cihaz,  insanlara içlerinden çıkamadıkları bir başka simülasyon evreni sunuyor.  Misal; bir telefon ihtiyacımız var. Birilerini aramak veya mesaj atmak için bu cihaza sahip olmak istiyoruz; fakat medya önümüze ihtiyacımız olandan çok daha fazlasını sunuyor. Üstelik bu fazlalığa mutlaka sahip olmamız gerektiğine bizi inandırıyor. İnsanlar gerçekten ihtiyacı olanı değil, ihtiyaç duymayacağı “şey”lere bu denli sahip olma isteği duyuyor. Sonuç olarak karşımıza sosyal yaşamdan ve gerçeklikten kopmuş bir insan nesli ve önü alınamayan bir simülasyon çemberi çıkıyor.

Çağdaş yaşamda hiçbir şeyin aslının olmadığını belirten Jean Baudrillard “simülasyon” kavramı üzerinde duruyor. Ona göre her şey bir simülasyondan ibaret ve yaşanan evren bir “gibi”ler evreni. Jean Baudrillard simülasyonla tıp, ordu ve din arasındaki bağlantıyı da değerlendiriyor. Buna göre, hastalığını simüle eden kişi ne hastadır ne de hasta değildir. Bu açıdan nesnel bir değerlendirme yapmak olanaksızlaşmıştır. Hakiki bir hastalığın olup olmamasının anlaşılmaması gerek psikolojiyi gerekse tıbbı zor durumda bırakmaktadır. Her hastalığın simüle edilebileceği düşünüldüğündeyse tıp anlamını yitirmektedir. Çünkü tıbbın ilgi alanı gerçek hastalıklardır. Psikosomatik rahatsızlıklardaysa, inandırıcı olmayan gelişmeler sergilenmektedir. Ordu da simülatörlere karşı çaresiz durumdadır. “Geleneklere göre ordu bugüne kadar belli kanıtlardan yola çıkarak onların maskelerini düşürür ve cezalandırırdı. Oysa bugün ordu bir simülatörü de aynen gerçek bir homoseksüel, bir kalp hastası ya da bir deli gibi çürüğe ayırabilmektedir.  Kuramcıya göre ordu “Deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhalde gerçekten delidir.” düşüncesine sığınmaktadır.

Baudrillard’ın gözlemlerine göre bu döngü, duraklama, geriye dönüş süreci özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde görülüyor.

Kurama göre “Aşkınlığın varlığından mahrum eden” bir düzende yaşıyoruz. Bu yaşadığımız düzen nedeniyle  başka bir dünya düşlememiz imkansız gibi görülüyor. Modern çağda gerçeğin güdümlenmesi ve gerçeğin üretilmesi arasında bir fark kalmayacağı için “bilim kurgu”dan da söz edilemeyeceği vurgulanıyor. Kurmaca diye adlandırdığımız şey yani istenen-düşlenen şeyler, ütopyalar bu kurama göre anlamını yitiriyor. Gerçek olanla gerçek olmayanın birbirini yok ettiği gibi, sözü edilen simülasyon evreni de kurmaca olan her şeyi yok ediyor. Bir sistem, gelebileceği en üst noktaya yani zirveye ulaştığı zaman bir inişe, daha doğrusu bir geri dönüşe geçiyor. Baudrillard’ın gözlemlerine göre bu döngü, duraklama, geriye dönüş süreci özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde görülüyor. En üst noktaya gelindiğinde artık bir ilerleme olmuyor, kavramlar anlamsızlaşmaya başlıyor. Sanat eserlerinde de görüldüğü gibi sanatçılar yüzyıllardır birçok temayı resmediyor. Örneğin “aşk” teması. Bu tema üzerine sayısız eser üretilmiş ve üretilmeye de devam ediyor. Geçmişteki eserleri incelediğimizde ne kadar gerçeğe yakın ve anlaşılır olduğunu gözlemliyoruz. Günümüzde ise bir resim tablosunda “aşk” temasını anlamak bir hayli zor. Postmodern akımlar modern çağ insanının değişimi, gelişimi ve evrimi olarak görülebilir. Batı ülkelerinde mümkün olduğunca en iyi şartlarda yaşayan insanlar, bu en üst düzeye ulaşmış sistemin “tükenmiş ruh”unu temsil ediyor bir bakıma.

Baudrillard’ın çağımıza dair tespitleri ve görüşleri anlatımının ve dilinin pek anlaşılır olmayışından dolayı çevresi tarafından eleştirilmiştir; fakat yıllar geçtikçe Baudrillard’ın görüşleri düşünürler ve araştırmacılar için daha net bir hale gelmiştir. Modern çağa tam anlamıyla ayak uyduran insanlar, dünyadaki sistem ve işleyiş, simülasyon kuramını daha iyi kavramımızı ve bu kuram üzerine farklı düşünceler üretmemizi sağlıyor.

Yıldız Tokmak

Kaynak:

1.  Ören T. Benzetim: Temel Kavramlar ve İlerlemeler, Türkiye Bilişim Ansiklopedisi. İstanbul: Papatya Yayıncılık, 2006.

2. Rigel N, Batuş G, Yücedoğan G, Çoban B. Kadife Karanlık, 21.Yüzyıl İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar. İstanbul: Su Yayınevi, 2. Baskı, s.211-214. 2005.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu