FelsefeKültür-Sanat

Tanrı’nın Yokluğu ve Ben’in Egemenliği

İnsanı diğer hayvan ve primatlardan ayıran en büyük özelliği sonu gelmez merak duygusudur. Gökte bir şimşek çakar ve ilkel insan tüm varlığını sorgular, gördüğü yıldırımın ve duyduğu şimşeğin gücünden korkar ancak belki de onu bugünlere getiren en önemli şey o gücün kaynağını aramasıdır. Deprem, şimşek, güneşin batması, vb. tüm olaylar insanı iki soruya yöneltir: “Nasıl?” ve “Kim?”

İlk soru olan kim sorusu, insanı doğrudan doğruya kendinden üstün bir yaratıcı arayışına, yani tanrıya götürdü. Dünya üzerindeki tüm inançlar öyle ya da böyle bu “kim?” sorusunun cevabını vermektedir. En basit haliyle inancın kaynağı insanın her şeyi açıklama çabasından gelir. Ancak bilindiği üzere her şeyi bilmek dünya koşullarında imkansızdır. Bu sebepledir ki, dünya üzerindeki dinlerin büyük çoğunluğu günümüzde mitlere dönüşmüştür. 

  “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız.” Abraham Lincoln

Örneğin günümüze dahi ışık tutabilecek düzeyde gelişmiş olan Yunan medeniyetine baktığımızda, (ki kimilerine göre dünyanın tek gerçek medeniyeti olduğu iddia edilir.) antik Yunan tanrıları metalaşmıştır. İnsansı özellikleri vardır ve (kavga eden, evlenen, hırsları olan, …) hatta insan formundadırlar. Yoğun bir ibadete, sıkı sıkıya bir öğüde ve en önemlisi omnipotance(her şeye kadir) bir inanca sahip değillerdir. 

“İnsanoğlu tanrıları kendi suretinde yaratır.” Ksenophanes

Dinsel olan dünyaya aittir, dolayısıyla insan tarafından kavranılabilir. Antik Yunan, milattan önce yok olmasına rağmen 2000 yıldır süren etkinliğini insan aklını ön plana çıkarmasına borçludur ki bana kalırsa medeniyetin tanımı; zenginlik, refah ya da eşitlik değil insan aklının koşulsuz özgürlüğü ve egemenliğidir.

Sonrasında gelen dinler ise omnipotance, tek ve benzersizdir. Var olan dünyayı da içine alan bir evren inşa ettiler ve tek gerçeğin bu imaj, bu düşünce olduğunu öne sürdüler. Böylesine güçlü ve her şeyi kendince açıklayan tek tanrılı ve kesin dogmalarla bezeli dinler dünya üzerinde önceki dinlerin asla ulaşamadığı mutlak bir güç elde ettiler ancak her şeyi bildiğini iddia etmenin en büyük handikapı sürekli yanılma riskiyle karşı karşıya kalmaktır. Bu nedenden dolayı özellikle Orta Çağ’ın en etkin kurumu olan kilise, gerçekliğin sadece ve sadece tanrısal olan olduğunu ve insan zekasıyla kavranamayacağını varsayarak, bireyi topluma özne olarak değil de kul olarak yerleştirdi. Sonrasında gelen aforozların, engizisyon mahkemelerinin ve yakma törenlerinin yegane sebebi; ilerleme ve bilim yönündeki her adım, insanın ulaştığı her bilginin tehdit olarak görülmesiydi çünkü her şeyi bilme iddiası mutlak iman sağladığı gibi aynı zamanda da en ufak şüphenin tüm inancı sarsmasına neden olmaktadır.

Kopernik’in dünyanın devinimini ve güneş sisteminin yapısını keşfetmesi yalnızca bilimin en büyük adımlarından biri değil aynı zamanda Kiliseyi en temelden sarsan ilk adımdı.

“Dünya Evren’in merkezindedir ve tüm gök cisimleri onun etrafında dönmektedir. Kopernik’in sözleri, şeytanın sözleridir ve yalandır.” 

Sonrasında ise Kolomb’un tüm engellere rağmen “Santa Maria” kılavuz gemisi önderliğindeki bir grup gemiyle Hint kıyılarını keşfetmesi ve dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlaması ise ikinci adımı.

“Dünya düzdür ve belirli sınırları vardır. Bilim adamları ne derse desin, bu sınırlar vardır ve aşılmamalıdır.”

Ve aydınlanma çağı başladı.

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür. Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere Aude! (Bilmeye cüret et!) Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”  Emmanuel Kant

Aydınlanma çağı insanlığı ”kim”den çok ikinci soru olan “nasıl?” sorusuna yöneltti. ”Nasıl?” sorusu bilimin kaynağıdır.
İnsan araştırır, düşünür, gözlem ve deney yapar, çevresine bir anlam vermeye çalışır. Bilim kümülâtiftir.

“Her problemin çözümü, çözülmemiş yeni problemler doğurur.”  Karl Popper

Bizim buradaki asıl değineceğimiz nokta ise bu sürecin insana daha doğrusu “ben”e olan etkisi olacak.

Aydınlanma düşüncesi reform hareketleriyle beraber dünyaya hâkim olmaya, böylece katolisizmin mutlaklığı gerilemeye ve yorumlanmaya başladı. Önceden bilginin ancak tanrılar aracılığıyla iletilebileceğini düşünen insan, bilebileceğini yani kendini, benliğini keşfetti. Bu şekilde sosyal yaşamda materyalist düşünceye yaklaşılmaya başlandı. Tanrının yeryüzünde bir görevi kalmadı ve gökyüzüne çekilmeye mahkûm edildi, kutsalsızlaştırıldı.

Tanrının yokluğunda insan, bilinen gerçekliğin tam hâkimi konumuna geldi. ”Ben”in egemenliği kaotik düzenin anlaşılmasındaki ilk adımdır. Eski düzen yıkılmıştır artık, insan tüm yaşantısını, hukukunu, ilişkilerini ve hayallerini, bilimin ışığında tüm dogmalardan uzak yeniden düzenleyecektir. Bilgiye ulaştıkça evrende ne kadar küçük olduğunu ve ne kadar az şey bildiğini anlamaya başlar. Dünya koşulsuz ve şartsız insanın mülkiyetindedir.

”Ben”in ön plana çıkması egonun da gelişmesine yol açtı, ego ise gelişerek İndividüalizm’i doğurdu. Bireyler birbirinden uzaklaştı, çıkarlar ve kişisel hırslar zamanla her şeyin üstüne çıktı. Öbür tarafın belirsizliğe gömülmesi, bu dünyadaki yaşamın değerini katlayarak arttırdı. 

Bir put demiş ki kendine tapana:“Bilir misin niçin taparsın bana?Sen kendi güzelliğine vurgunsun:Ben ayna tutar gibiyim sana.” 
Ömer Hayyam

İşte ben’i merkeze alan insan, tüm idealler ve hayallerinin temeline mutlu olmayı koymuş ve bu uğurda tüm mücadelesini vermeye hazırdır. Dikkat etmesi gereken en önemli şey; kendi ”ben”ini kaybetmeden ve başka ”ben”ler altında ezdirmeden topluma, toplumsal olana yakınlaşmasıdır. İnsanlığı bugünlere getiren ve diğer tüm canlılardan üstün kılan en önemli özelliği yardımlaşmasıdır. Tarih çizelgesine bakıldığında kurulan tüm düzenli ve yardımlaşan topluluklar insanlığın en önemli eserlerini verenlerdir; birbirini yiyenler ise tozlu raflarda unutulmuştur.

Burak AKBAL

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu