Özellikle evde olduğumuz bugünlerde, belki de birçok şeyi sorgulama fırsatımız olmuştur. Normalde alışılagelmiş şeylerin bir anda darmadağın olması hepimiz için bir dönüm noktası oldu. İşe, okula gitmekten sıkılmıştık belki, hep merak ettiğimiz o yeri bir türlü görmeye vakit bulamadık ya da belki de ailemize ziyarete gitmeyi erteledik. Hayat çok hızlıydı, ne vaktimiz vardı ne enerjimiz. Anımızı yaşamayı bile erteledik bazen. Haftaya yapardık sonuçta, nasıl bir engel olabilirdi bunlar için? Şimdi markete çıkmayı bile özlüyoruz, o üşendiğimiz ekmek almayı… Sevdiklerimizle bir kahve içmek bile ne kadar değerliymiş meğer. Hem çok doluyuz hem çok boş. Saçmalık…

Tıpkı içerisinde bulunduğumuz duruma benzeyen bir dönemde, 20. yüzyılda da insanlar böyle bir çıkmaza girmişlerdi. Ekonomik sıkıntılar, yaşam kaygısı ve savaşlar arasında acı ve umutsuzluk dolu bir toplum düşünün. Bunlardan kaçmak, yokmuş gibi yaşamak çözüm değildi. Pes edip intihar etmek de öyle. Monotonluğunun farkında bile olunmadığı alışkanlıklar sonucunda sürdürülen bu hayatın anlamsızlığı, bir topluma hatta bir döneme, Absürdizm ile tokat gibi çarpmıştır. Hayal dünyasında yaşamanın anlamı yok, durumu kabul etmeli ve harekete geçmeli!

1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen ve bugün 20. yüzyıl edebiyat ve düşünce dünyasının en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’yi yayımlamasıyla Absürdizm’in sınırları belirlenmiş ve tam olarak ortaya çıkmıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında, öncelikle Fransa’da başlamış, sonrasında ise yaygınlık kazanmış olan bu görüşün temeli 19. yüzyıla, Danimarkalı Filozof Søren Kierkegaard’a dayanıyor.

“Saçma, ancak kendisine boyun eğilmediği sürece anlam taşır.” diyen Camus’nün görüşünü, sırf onlara karşı çıktığı için, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünen tanrılar tarafından sonsuza kadar bir kayayı
durmaksızın bir dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkum edilen Sisifos ile taçlandırması çok manidardır. Tarihçilere göre bu efsane, güneşin doğuşu ve batışıyla ya da diğer doğal döngüler ile ilgili antik mitlerden alınmış olabilir; fakat boş
bir çabayı sonsuzca sürdürmeye mahkum edilen canlı bir imge, insanlık durumuyla ilgili büyük bir alegori oluşturmuştur. Camus, bu cezayı insanlığın anlamsız ve kayıtsız bir evrende anlam ve gerçeği beyhude arayışıyla karşılaştırmıştır ve o Sisifos’u, kayayı yeniden yuvarlamak için tepeden aşağıya inerken, umutsuzluğa düşmek yerine kaderine meydan okuyan biri olarak görür.

Bazen eski döneme ait eserlerde kendi evrenimizi bulduğumuzda fark ettiğimiz gibi, tarih tekerrürden ibarettir. Öyle değil mi gerçekten? O dönemden bu döneme ne değişti? Araç ya da nedenler mi? Yoksa sadece şekil değiştirip tekrar karşımıza mı dikildiler? Şimdi ise karar vakti; kendimizle, çevremizle yabancılaşıp “saçma” içerisinde yok mu olacağız; yoksa ona umutla başkaldırıp meydan mı okuyacağız?

Zeynep Gizem ATAY

Yorumlar
  1. Ayçe İdil Top 6 ay ago
    Tekrarla

    Kalemine sağlık, absürdizm akımını çok güzel anlatmışsın

  2. talhast 6 ay ago
    Tekrarla

    ????

  3. Anonimömer 6 ay ago
    Tekrarla

    Katılıyorum

  4. Francovisk 6 ay ago
    Tekrarla

    Yazar sofistike , fakat mutluluk ve umutluluk kavramı üzerindeki sisifos gibi olmak yerindedir .

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir